Medusa Figürü, Arkeoloji Müzesi, Adana
 
 
 
 
   
  ADANA  
   
 
Kulaktan kulağa dolaşan Adana efsaneleri
Bir Mühendislik Harikası: Alman Köprüsü
Adana tarihinin zenginlikleri
Adananın İlçeleri
Kebap Adana`da yenir...
 
  LİNKLER  
 
Cebit 2013 Hannover Tur Programları
Domotex 2013 Hannover Tur Programları
EMO 2013 Hannover Tur Programları
DURU ELEKTRİK & MÜHENDİSLİK
KEŞAN HAZIR BETON
Makina Odası
Saros Körfezi
Baskılı Tişört Modelleri
Sanal Edirne Köprüsü
 
  Adana Gençlerine Hitabı  

"Efendiler; Bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana'da doğmuştur. Bilirsiniz ki Suriye felaketini müteakip ben Yıldırım Orduları grubunun kumandanlığım almak üzere buraya gelmiştim. O zaman burada bütün memleketin, bütün ulusun nasıl bir geleceğe sürüklenmekte olduğunu tümüyle görmüştüm."

Adana Gençlerine Hitabı

"Muhterem arkadaşlarım,

Genç arkadaşlarımızın, gençlik namına söylediği sözler bende çok büyük hisler, rikkatler, intibalar, büyük önem ve güven yarattı. Bütün ciddiyetimle belirtirim ki, bu intibalar, vicdanımda yerleşen mutlulukları geliştirmiştir. Bende bu duyguların filizlenmesine sebebiyet verdiklerinden dolayı, kendilerine teşekkür ederim.

Bu dakikada karşılarında bulunmakla mutlu olduğum Adana'nın seçkin gençleri! Sizler, anlıyorum ki, konuşan arkadaşlarınızla aynı duygulara sahip bulunuyorsunuz. Ve bu duygularınızı açıkça belirtecek kabiliyet ve güçte olduğunuz yüzlerinizden okunuyor. Vatan ve ulus, sizin gibi gençlere sahip oldukça, bugüne kadar yaratılmasına muvaffak olduğu zaferlerin üstüne, daha çok büyük zaferler ekleyebileceğine hiç şüphe etmiyorum.

Genç arkadaşlarım;

Şüphe yok, ben ve benim gibi sevdiğiniz bir çok arkadaşlarım da beraber, milletin en feci günlerinde, vicdanımıza düşen görevi yaptık. Fakat bu hususta bize curt'et ve cesaret veren sîz, sizi vücuda getiren büyük kalpli analar, babalarınız ve memlekettir.

Acı günlere ait olmakla beraber bir anıyı burada tekrar etmek isterim.

Efendiler; Bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana'da doğmuştur. Bilirsiniz ki Suriye felaketini müteakip ben Yıldırım Orduları grubunun kumandanlığım almak üzere buraya gelmiştim. O zaman burada bütün memleketin, bütün ulusun nasıl bir geleceğe sürüklenmekte olduğunu tümüyle görmüştüm.

Bunu engellemek için, derhal girişimlerde bulunmuştum. Fakat bu girişimlerim, o zaman için netice vermedi.

Efendiler; memleketiniz, Adana'mz, malûm olduğu devirden beri, tamamen bir Türk memleketidir.

Bu Türk memleketi, bugünkü vatanın diğer yörelerinden daha az sarsıntılar, felaketler, değişiklikler geçirmedi. Sonsuz asırlar içinde, bu toprakların yetiştirdiği seçkin evlatlar, daima karşılık koymuş, savunmasını yapmış, varlığını korumak için çalışmışlardır. Daima muvaffak olmuşlardır. Nasıl ki, bunda da şerefle şanla başarı kazanmışlardır.

Arkadaşlar, kardeşimiz beyefendinin söylediği gibi, yapılan inkılâplar pek çoktur. O kadar ki bunları, ancak sizin gibi seçkin evlatlara malik bir ulusun omuzlan, üzerinde taşıyabilir. Bu başarılı devrimleri yaratmak ve uygulaya­bilmek için millet, sınırsız yoksulluk içinde, çok fena koşullar dâhilînde çalışmak zorunda bırakılmıştı. En büyük düşmanlık da asırlarca ulusun başında bulun­muş olanların, doğrudan doğruya, millet içinde fesatlık yapmış olmalarıydı. Biliyorsunuz millet birbirine girdi, birbirinin kanını döktü ve ondan sonra, gerçeği anlamak mümkün olabildi. Bu kadar acı derslerden sonra kazanılmış olan ve tüm ulusun cidden öğünebüecegi sonuçlan bitmiş saymak büyük gaflet olur. Bilerek veya bilmeyerek ulusun mutluluğuna, şeref ve haysiyetine sataşan bu gibiler, sizin gibi dimağları gelişmiş gençler karşısmda, yerinden kıpırdamaya fırsat bulamayacaklardır.

Efendiler; selamet ve saadette sağlamlığı sağlamak için, daha çok seneler ahenkli olarak, ulusça çalışmak gereklidir.

Savaş alanlannda düşmanları yenenler ve zafer kazanan milletler çoktur. Fakat gerçek zafer, gerçek zafere hazırlanmak için gerekil güçlerin kaynağını güçlendirmekle kabildir.

Esefle itiraf etmeliyiz ki, memleketimiz baştan sonuna kadar hazinelerle dolu olduğu halde, biz o hazinelerin üzerinde aç kalmış insanlar gibiyiz. Bütün bu hazineleri açmak ve bunları işletmek, bütün sanayi, servet ve saadeti bulmak bizlere milletimize, düşen vazifelerdir.

Biliyorum ki kurulunuzu teşkil eden gençler, nazariyatla uğraşan insanlar değildir. Sanatın ne olduğunu anlayan, gayenin ne olduğunu anlayan, tarımla bizzat uğraşan gençlerden güvenle ancak bunlardan ciddi çalışmakla gerçek zaferimize kavuşacağız. Şu noktada görüyoruz ki, hepiniz bu gerçekleri bütün açıklığı ile anlamışsınızdır, inşallah memleketimizin en ücra köşelerindeki kardeşleriniz de aynı derecede aydınlanır, gelişir ve gerçekleri elle tutar hale gelir, İşte ancak ondan sonradır ki, ulusumuz yıkılmaz çelikten bir kütle olarak belirir. Huzurunuz beni çok memnun etmiştir.

CEYHAN İSTASYONU'NDA GÖZLERİ YAŞARTAN BİR OLAY

Atatürk, 1937 yılında Başbakan Celal Bayar’la, her zaman beraberinde olan milletvekilleri ile Sabiha Gökçen'le birlikte Anadolu'da bir seyahate çıktı. Dönüşünde Çukurova'ya uğradı. Adana'ya gelirken treni Ceyhan istasyonunda kısa bir müddet durmuştu, İstasyon binasında mütevazı bir çay sofrası hazırladılar. Kendisine yapılan teklifi neşe ile karşıladı:

- Olur bir çayınızı içerim, dedi.

İstasyonda toplanan halk onu doyasıya seyretti. Hareket etmek üzere vagonuna binerken halkın arasından bir kişi:

Paşam, Paşam diye yüksek sesle bağırdı. Atatürk o tarafa doğru baktı. Bu yaşlı, gözleri görmeyen, beli iki büklüm olmuş vatandaştı. Bunun Atatürk'e yaklaşmasına görevliler engellemek istediler. Atatürk onları engelledi. Bu yaşlı adamı Atatürk'ün yanma götürdüler. Gözleri görmeyen bu ihtiyar titrek ellerini Paşa'nın omuzlarına uzattı. Kollarını ve dizlerini yokladı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Atatürk, buna:

Baba, bir isteğin mi var? diye sordu. Aldığı karşılık şu oldu.
Senden bir dileğim var. Bunu yerine getirirsen ahrete belki bakar kör olarak gitmem.
Atatürk tekrar sordu: Dileğini söyle bana.
Görmekten mahrumum. Yüzünü öpmek istiyorum. Bu sözleri işitenler gözyaşlarını tutamadılar. Atatürk, bu özürlü ihtiyarın ak saçlarını okşadı, başına elini koydu, hafifçe eğildi ve yanağını yaklaştırarak:
Buyur, öp.
Atatürk'ün yüzünü öpen bu ihtiyara Atatürk:
Buradan da öp, diyerek öteki yanağını çevirdi.
İhtiyar sopasına dayanarak kalabalığı yarıp çıkmak isterken çevredekiler büyük Ata'nın gözlerinden bir kaç damla düştüğünü gördüler.

BU KONU HAKKINDA YORUMLAR
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
 
www.adanadan.biz   Hakkımızda | Kullanım Koşulları |  Gizlilik Sözleşmesi  | Bize Ulaşın
 
© 2006, Birleşmiş Fikirler
[Fikir Tasarım Atölyesi]